Yazı Detayı
31 Aralık 2015 - Perşembe 12:16
 
BİR ASIRLIK HÜZÜN
Mehmet ERCAN
mehmetercan63@hotmail.com
 
 

Onu tanıdığım zamanlar otuz beş yaşlarındaydı. Yüreğinde yeşermeden solmuş bir sevdanın hüznüyle kendini hayvanlarla uğraşa vermişti. Tüm hayvanları severdi öyle ki, birinin kanadı kırılsa, ayağı kırılsa tedavi için kendisine getirilerdi. Sadece bununla kalmaz insanların kırıklarıyla da ilgilenirdi.
Her tür hayvandan beslerdi ama onun dünyasında kekliğin, tazının ve güvercinin yeri ayrıydı. Keklik asaletin ve zarafetin simgesiydi onun dünyasında.
Evine gittiğimiz gün kardeşim Mustafa ile şehirden köye gittiğimizin de ilk günüydü. Şehirden köye gitmemiz itibariyle ondan özel bir ilgi görmüştük. İki odalı kerpiç evinin bir odasında keklikleri vardı. O odasında özel misafirlerini ağırlardı. Küçük bir pencereyi ortasında ayırmıştı. Altta ve üstte keklik kafesleri bulunurdu. Birçok zaman üstleri kapalı idi. Çocuk saflığıyla kendisine sorduğum zaman:
"Üstünü açarsam korkar, ölür.''
Onlar için dağlardan özel otlar toplar keskin bıçağıyla doğrardı. Bazen de şehirden maydanoz sipariş ederdi. Çocuk dünyama o yaşta keklik sevgisi yerleşmişti. Köyde kaldığım bir hafta içinde zamanımın çoğunu kekliklerin bakımını öğrenmekle geçirmiştim.
Köy yaşamı, o zamanlar şehir yaşamından çok daha farklıydı. Elektrik yoktu, geceleri gaz lambasının önünde insanlar umutlarını gizliden geçirirdi düşüncelerinden ve gece erkenden başlar; erkenden biterdi köyde. Sabahın ilk ışıklarıyla yengem hayvanlara yem vermek için uyanırdı. Ardından sıcak sac ekmeği yapardı. Yorulmayı unutmuştu ya da genç bedeni o yıllarda hastalık ve yorulma kavramını hiç tanımamıştı. Sırf amcam sevsin diye onu, her şeyin en güzelini yapmaya gayret sarf ederdi. Ardından beriye gider, ardından getirdiği sütü kaynatır… Bu döngü her gün sürer giderdi.
Amcam için ikinci özeli tazısıydı. Odanın en başına geçerdi. Samandan bir minder yapmışlardı ona, yemek yapılan ocağın hemen başına geçerdi. Tavşan avladığı zaman bir başka itibar görürdü. Avlayamadığı günlerde ise; bir iki azarın ardından bir sonraki av zamanı beklenirdi.
Tazısı ilk içeri girdiği zaman kardeşimle çok korkmuştuk. O bozuk Türkçesiyle: "Korğma babey bişey yapmaz.''
O günden sonra alışmıştık. Tazısı artık korkutmuyordu bizi hayatımızdaki her şey gibi sıradan olmuştu.
Üçüncü özeli güvercinleriydi amcam sıradan güvercin beslemezdi. En özel ve en cins olanlarını beslerdi. Onun güvercinleri kuşçular arasında da büyük bir şöhrete sahip olmuştu. Gövdesi simsiyah kafası beyaz, ayağında halhal olan güvercinleri izlemek insana ayrı bir haz verirdi.
Benim onlara hayran hayran baktığımı görünce:
"Sen okıl oğı babey güvercin nedir hastalığtır alışırsan bırağamazsın."
Onun ne tür bir hastalık olduğunu hiç kavrayamadım ama; komşularımız her gün Güvercin uçurduğunda onun gövdesi siyah, kafası beyaz; aynalı denilen güvercinlerini arar gözlerim o günlerden bişey bulmak onun yaşamından izler aramak adına.
Kardeşim Mustafa'yla köye gittiğimiz gün ayrı insanlar olurduk. O köyden bulduğu arkadaşlarla bazen koyun otlatmaya bazen de eşekle, at arabasıyla bir yerlere giderdi. Bazen de eşekle yengeme su taşırdı kuyudan. Onu anca şehre gideceğimiz gün görürdüm.
Şehre dönüş günü benim için bir hüzün günü sayılırdı. Üzüldüğümü gören amcam: "Gelecek sene gene gelirsiniz tamam babey?''
Şehrin gürültüsü, okulun sıkıcılığı ve beton yığınlarının arasına dönmek hep sıkıcı gelmiştir bana.
Kardeşim Mustafa'yla, o yaz eve dönüşümüzde amcamın bir sürprizi olmuştu bize iki tane kınalı kekliği kafese koymuş birini bana diğerini kardeşime hediye etmişti. Bu hayvanların esaretine esaret katmıştı. Dağlardan ayrı yaşamaya mahkûm olan kınalı keklikler, şimdi topraktan da koparılarak betonda yaşamaya mahkûm edileceklerdi. Bu sürpriz en çok annemi kızdıracaktı çünkü takdir edersiniz ki; hiçbir bayan evini pisleyen bir hayvan istemezdi.
Eve vardığımız zaman annem bize hasretle sarılmıştı. Ne de olsa on beş günün büyük özlemi vardı koca yüreğinde. Keklikleri görünce birden yüzü asılmıştı: "Bunlar da ne?'' Mustafa:
"Amcam verdi, dedi: iyi bakarsanız yavru da yaparlar.''
"Bunlar şehirde olmaz ki"
Hemen sokaktaki arkadaşlarımızı topladık Mustafa'yla hepsi kekliklerimizi görmeye gelmişti. Annemin bize olan özlemi azaldıkça; kekliklere olan nefretti arttı çünkü onlar içeriyi pisliyor ve içerisi berbat kokuyordu. Kekliklerin dağlara olan hasretini gözlerine bakınca ve kafesten kurtulmaya gayret sarf etmeye çalışmalarından anlayabiliyordum o çocuk yaşımda.
Bir gün Mustafa'yla dışarıda oynarken, annem aniden bize seslenmişti koşarak gittik: "Oğlum bak şu lanet kediye kekliklerinizin boğazını parçalamış."
İkisi de kanlar içinde yatıyordu. Gözlerim dolmuştu. Mustafa belki de küçük olduğundan pek önemsememişti ama onların dağlara tekrar kavuşamadan ölmesi beni derinden yaralamıştı.
Zavallı keklikler dağlara veda ettikleri yetmezmiş gibi bir de hayata veda etmişlerdi. Ben saatlerce ağlamıştım. Annem:
"Olan oldu getirin size pişireyim bari."
"Yenmez ki, kedi hep kan yapmış."
"Bir şey olmaz kedinin ısırdığı yerleri pişirmeyiz olur biter."
O gün keklik etinin bana göre en lezzetli et olduğunu hafızamın bir kenarına yazmıştım… Yıllar sonra ise aslında kekliklerimizin annemin komşumuza kestirdikten sonra kafese tekrar koyduğunu öğrenince daha da hüzünlenmiştim.
Amcamı, yıllar sonra Mustafa'yla ziyarete gittiğimizde o eski azametinden eser kalmamıştı. Gözleri eskisi gibi görmüyor, aşırı kilo aldığından dizleri onu taşıyamıyordu. Kerpiç bir odaya; kekliklerinin odasına mahkûm olmuştu. Keklik kafesleri boştu ama yine de yerinde duruyordu. Çocukları vefasız çıkmıştı. Yaşlı yengem düşe kalka ihtiyaçlarını karşılıyordu. Onun da yüzünde yılların yorgunluğu ve bedeninde hayatın alıp götürdükleri kendini her yönüyle gösteriyordu. Güvercinlerinin, tavukların ve tazısının su içtiği taş kırılmış ahırının bir bölümü yıkılmıştı. Bir hazan oluş sarmıştı her yanı bir bitişin tükenişin hikâyesiydi adeta gördüğüm.
Sürekli ağlıyordu. Geçmişe dair kimi görse, ağlıyordu. Ben de gözyaşlarımı katmıştım onun gözyaşlarına. Bir süre birlikte ağlaştık:
"Neden bu çöküş, yıkılış?"
"Kekliklerin esaretinin bedelidir babey."
Bir ilkbahar ve bir sonbaharı bir asırlık bir hayatta sadece iki mevsimi görmenin hüznüyle gitme vaktinin geldiğini korkarak söylemiştim ona:
"Bırakmam ateş almaya mı geldiniz, bırakmam…" Bir eski minder, yüzü yırtık bir yastık ve kırık bir vantilatörden ibaret olan hayatından her şey bir bir çalınmıştı. Sadece paylaşmak duygusu hiç eksilmemişti. Saçına aklar dolmuş olan Küçük Mustafa:
"Yine geliriz amca söz abimi alıp annemi de alıp yine geliriz."
Yaşlı gözlerini silerek:
"Kim bilir ne zaman belki de …" demişti.

 
Etiketler:
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Bizim Gazete
Alıntı Yazarlar
Anketler
BAŞBAKAN KİM OLMALI?
Puan Durumu
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Medipol Başakşehir
36
31
3
3
11
17
2
Galatasaray
35
37
4
2
11
17
3
Fenerbahçe
33
34
2
6
9
17
4
Göztepe
30
30
5
3
9
17
5
Beşiktaş
30
29
3
6
8
17
6
Kayserispor
30
25
3
6
8
17
7
Trabzonspor
29
33
4
5
8
17
8
Sivasspor
26
23
7
2
8
17
9
Bursaspor
25
28
6
4
7
17
10
Yeni Malatyaspor
22
21
7
4
6
17
11
Kasımpaşa
19
25
8
4
5
17
12
Akhisarspor
19
22
8
4
5
17
13
Alanyaspor
18
28
9
3
5
17
14
Osmanlıspor FK
17
26
10
2
5
17
15
Antalyaspor
17
19
8
5
4
17
16
Atiker Konyaspor
15
16
10
3
4
17
17
Gençlerbirliği
14
20
9
5
3
17
18
Kardemir Karabükspor
9
14
12
3
2
17
Özlü Sözler
Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.


Konfüçyus
Bir Hadis
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.


Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı