Kış mevsimi gelince, uzun kış geceleri aile ortamında, komşular arasında oturulur. Sohbetler yapılırdı. Yani şimdi ki gibi, radyo,
televizyon, bilgisayar, akıllı cep telefonu gibi, yapay, sanal, mekanik bir ortam ve ilişki yoktu. Bir öznellik vardı. Bir ruh vardı.
Tabirimi hoş karşılayın aşırı gelişen teknoloji Kendime göre doğruyu demem gerekirse, insanları bağımlı haline getiren
elektrik ve radyasyon yayan bu aletler aşırı kullanıldı mı bir anlamda insanların ruhunu öldürüyor. Bir hikayede bir genç
kızın annesine, “Anne ruhumu çalmak istiyorlar, dikkat edelim.” Dediği gibi… Modern teknoloji, yani kapitalist sistem, insanı
öznel olmaktan çıkarıp, nerdeyse birer robot gibi nesnelleştirmek istiyor. İşte buna karşı Avrupa’da, 19- ve 20
yüzyıllar da varoluşçu felsefe akımı başladı. Öncüllüğünü, Sören Kiergad ve Martin Heiddeger ile başlayan, bu Hümanist,
insancıl felsefe akımı Jean Pul Sartre, Albert Camus ile Franz Kafka ile sistem haline geldi. Böylece varoluş felsefesi
demokratik ülkelerde geçerli bir düşünüş ve pratik bir yöntem oldu. Yani insan bir nesne değil, bir öznedir, bir ruhtur. İnsan
kendi kaderini kendisi çizmelidir. Kendine ve başkalarına karşı yabancılaşmasın. Kendine ve başkalarına karşı sorumluluk
Duymalıdır. Kişiler arasında diyalog kurmak, konuşmak, bir gazeteyi elle tutup okumak, kitap okumak, elbette sanal, teknik
aletlerden, daha sahi, daha doğru olur. Bu nedenle eski toplumda, ilişkiler, daha doğal, daha yakın ve
daha sahi olurdu. Özelikle uzun kış gecelerinde yapılan insan insana canlı sohbetlerin, masalların, mesellerin hiçbir şey yerini
tutmaz diye düşünüyorum. Bu konuda sanırım bir çok halktan kişiler, aydınlar, ve bilim adamları ile aynı görüşü paylaşıyoruz.
Çünkü önce söz vardı. Yanılmıyorsam Hazreti İsa rab tarafından söz olarak gönderilmiş denilir. Zaten uygarlık ve
insani gelişmelerin temel etmeni yazılı kültür temelli sözlü kültürdür. Yani bazıların belki bilmeden küçümsedikleri
masallardır, menkıbelerdir Doğu şark kültüründe batı Avrupa tarafından da en çok okunan kitaplardan biri de birkaç cilt olan
bin bir gece masallarıdır. Neredeyse her aydının kitaplığında bu ve buna benzer kitaplar bulunur. Binlerce yıllık ilimiz Urfa bu
konuda beki de doğunun en önde gelen tabirimi hoş görün tarihi bir masal şehridir. Düşündüğüm de en çok hayıflandığım konu, çocukluğum da bu değerli masal mesel anlatıcılarını nasıl olmuşta yazılı kayda geçirmediğim konusudur. Ama gene kendime de haksızlık yapmayayım. O dönemler de çocuk olmamın dışında kayıt edici araçların yaygın olmamasına bağlamak gerek. Şimdi bu yazı dizisinde amacım unutulmaya yüz tutmuş köşede kıyıda kalmış bu kısadan hisseleri, bir nevi edebiyat şaheserlerini yeni kuşaklara tanıtmak olacak. Herhalde bu uğraş hayırlı bir uğraş olsa gerek. Çünkü şimdinin romancıları öykücüleri neyse eskinin romancı veya sanat adamları bir nevi halk filozofları olan masal ve mesel anlatıcılardı. Benim için Değerli yazar, romancı Yaşar Kemal neyse şehrimizin seksenlik Masa, mesel anlatıcısı merhum Kuşçu Şükrü amcası aynı değerdir. Hadi klasik Osmanlı tabiri ile ifade edelim, biri mektepli, diğeri alaylı. O kadar. Çok fazla bir şey fark etmiyor. Sanırım gerekli, Uzun bir girişten sonra konumuz olan bazı mesellere geçebiliriz. Önce iki kardeş meselinden başlayalım. Vakti zamanında Urfa’da biri sakat, iki kardeş varmış. Sağlam kardeş, sakat kardeşini tedavi için her yere götürür. Her yola baş vurur. Sonuç alamaz. En sonun da o dönem Urfa’nın Lokman Hekim lakaplı tabibi boşuna kardeşini gezdirme bu derdin dermanı yok der. Sağlam kardeş umudunu kayıp etmez. Karlı soğuk kış günleri geçer. Bahar gelir. Her taraf çiçeklerle donanır. Sağlam olan kardeş, sakat kardeşini götürür Eyüp peygamber taraflarına, çiçekler arasında bir göçebe çadırına misafir olurlar. O zaman oralar da şimdiki gibi evler yok. Engebeli arazi yem yeşil. Hayvancılık yapılır. Sürülerle koyunlar, develer beslenir. Sağlam kardeş eline bir tas alır. Sakat kardeşine vermek üzere gider bir kara deveden süt sağar getirir. Yorgundur oracıkta uyur. Sakat kardeş ise uyumamıştır. Bakar öteden iri uzun kara bir yılan gelir. Tasta ki sütü içer tasa kusar. İçer kusar. Sakat kardeş kendi kendine kardeşim benimle perişan oldu der. Gider zehir dolu sandığı sütü ölmek için, ben de kurtulmuş olayım, kardeşim de ben den kurtulsun diye içer. Ama az sonra bir mucize gerçekleşir. Ölmek için içtiği zehirli sandığı süt kendisine büyük bir şifa olur. İki saat içinde felçliği geçer, Ayağa kalkar Yürümeye başlar. Sevinçle
uyumuş olan kardeşini uykudan uyandırır. Felçli kardeşini ayakta olduğunu yürüdüğünü görünce inanamaz. Sevinçten ne yapacaklarını bilmezler. Urfa’nın yolunu tutarlar. İlk işleri Lokman Hekimin yanına giderler. Hani kardeşinin derdinin dermanı yok demiştin. Bak kardeşim iyileşti deyince, onlar daha durumu anlatmadan Hekim ben de biliyordum kardeşinin iyileşeceğini, kara deve sütü bulunurdu. Ama nerde bir karayılan bulacak o süte kusacaktı. Konumuzu gene ünlü hekimin sözü ile bitirelim. “yiyecekleriniz ilacınız olsun” Her yiyecek, içecek dozunda kullanıldı mı bir şifadır. Devam edecek